Söyleşi: Muhittin Arar

Zaman sıkışıklığından öte bir zaman yokluğu anında Üstad’ı yakalıyoruz. Mevlana dizisine hazırlanılan dönemde.Ardı ardına bilip bilmediklerimiz sıralıyoruz bir taşra dergimiz Genç Kardelen adına…
Konuşuyoruz… Sessiz sedasız mı desek,"Deli Yürek" ve daha sonra devam eden kaleminizden dizilere bakınca da birdenbire görsel dünyaya bir girişiniz var. Bunun bir alt yapısı olmalıdır. Ancak, bizler Ömer Lütfi'yi, “Çığlığın Ardı Çığlık”'la... daha sonra "Yerden Göğe Kadar" romanlarıyla tanıdık. Şair olarak "Gülce"si ile.
- Roman ve hikâyeye ağırlık vermeyişinizin sebepleri olmalı.. Yoksa sanırım, çok önemsemesek de, adı başka olabilir, "bir Türk Nobeli" Ömer Lütfi'nin olacaktı. Bekleyelim mi?
- Roman ve hikâyeye ağırlık veremeyişimin iki sebebi var. Önce geçimimi sağladığım gazetecilik, sonra da senaryoculuk. Bu ikisi, kitaptan daha iyi gelir getirdiği için kalabalık ailemin sorumluluğu ile epeydir tercih ettiğim alanlar... Yine de sizin anmadığınız başka kitaplarım da çıktı bu arada. Tabii asıl tasarladığım roman ve öyküler, onları yazacak kadar rahat olabileceğim günleri bekliyor.
Herhalde ödül beklentisi ile bir şey yazmam. Kafamda ve gönlümde oluşmuş pek çok roman ve öyküyü kaleme almak için sabırsızlanıyorum. Bu sabırsızlığım, onların yakası açılmadık konular olduğuna inancımdandır. Zira renkli bir hayat yaşadım. Çok zengin ve renkli yaşantılar arasından geçtim, kiminin bir parçası oldum, kiminin sadece gözlemcisi. Bunların edebiyat tarihi açısından anlamlı bulunmaları bana yetecektir. Yoksa Nobel dâhil hiçbir ödülü çok önemsemiyorum. Esasen ödüller, onu alan yazarla şereflenirler, yazarlar ödüllerle şereflenmezler. Şüphesiz bu ödüllü yazarları küçümsediğim anlamına gelmez. Fakat Nobel yokken yaşamış büyük yazarlara saygım, ödüllere saygımdan önde gelir.
- Senaryo ve edebiyat... Sizinle güzel örneklerini yaşadı sinema ve televizyon. Sinema dünyası edebi eserleri niçin kullanmaz? Başka ülkelerde de durum bu mudur? Mevlana dizisi?
- Sinema ve televizyonları, kendi kültür kaynaklarına duyarlı yaklaşabilen ülkelerde edebi eserler her zaman temel tercihler arasında yer alır. Şüphesiz her klasik veya yeni dönem edebi eseri sinema veya televizyon için senaryolaştırılabilir değildir. Fakat pek çoğundan esinlenerek sayısız sinema ve televizyon ürünü ortaya çıkarılmıştır. Kimi iyi olmuştur, kimi kötü ama böyle bir birikim var. Yalnız, yine de sanat olarak sinema ayrı, edebiyat ayrı. Televizyonu saymıyorum. Diziler, sanat değeri açısından değerlendirmeyi hak etmezler. Şüphesiz kültürel bir hizmetleri ve katkıları vardır ama sanat eseri niteliği taşıyan diziler sayılıdır.
Mevlana konusunu dizi olarak işlemek gibi bir düşünce yok. Sinema filmi olarak senaryosunu yazmamı istediler. Konya Büyükşehir Belediyesi’nin bu isteğini yerine getirdim. Çalışmayı bitirmiş bulunuyorum. Bundan sonra yapım için ilgili kurumun uygulayacağı plan ve programı gözlemek ve izlemek durumundayım.
- Şimdi, ayağa düşürülen, ortaya dökülen bir kavram var "aydınlanma", "aydın…" Gerçi, bu kavram batı dilinde kilise despotizmine karşı dinsizleşme, ateizm özgürlüğü, özgür düşünme şeklinde bir mücadeledir. Bizde bu iddialara yer var mıdır? Bizde aydınlanma nasıl anlaşılmalıdır? Ki, siz aynı zamanda yeni bir Türk aydınlanması, bir fikir hareketinin doğmasını hedefleyen Türk Dünyası Aydınlar ve Yazarlar Birliği’nin de kurucususunuz. Mevlana’yı bu anlamda nasıl anlamalıyız? Mevlana, Yunus ve diğerlerini…
- Aydınlanma, evet, bizim kültür dünyamızın değil Batı’nın gerçekliğidir. Karanlık bir cahiliye döneminin ardından batı aydınlanma çağı ile aklı ve bilgiyi öne çıkardı ama bu sürecin bütün sonuçlarını kutsayanlardan değilim. Aksine aydınlanmanın batı dışındaki toplumlar ve kültürler için yeni bir cahiliye dönemi açtığını düşünüyorum. Dünyayı tek kültürlü bir gezegen haline getiren sürecin önemli bir akımı da aydınlanmadır. ‘Türk aydınlanması’ deyimi ise herkes için aynı şeyi ifade etmeyebilir. Benim gözümde bir Türk aydınlanması, evet, Ahmet Yesevi, Yunus, Fuzuli, Mevlana çizgisinden Şeyh Galip’lere, oradan Ahmet Hamdi Tanpınar’lara, Necip Fazıl, Peyami Safa, Cemil Meriç’lere uzanır... Şimdilik ortada olan her şey, deneme yanılma döneminin ürünleri gibi görünür bana. Herhalde şaheserlerimiz henüz ufukta...
- Bu çalışmanızda aydınlanma kaygısı vardır sanırım?...
- Aslında senaryo böyle bir çalışma değildir. Zira film, büyük bir yatırım gerektirdiği için geri dönüşünü öngörmek zorundasınız. Daha açıkçası seyredilebilir bir ürün olmasını sağlamak senaryocunun gözetmek zorunda olduğu bir ilkedir. Elbette bu demek değildir ki, tarihi gerçeklerden ve sanat endişesinden uzaklaşmanız gerekir. Mesele bir dengeyi tutturabilmektedir. Fakat bu haliyle de Mevlana üzerine bir senaryo yazıyorsanız, onun filmi çekildiği zaman ortaya bir aydınlatma hizmeti çıkabilmelidir. Ciddi bir film, Hazret-i Mevlana hakkında derin bir merak uyandırabilmelidir. Bu da öncelikle Türkiye’nin, ayrıca bütün dünyanın böylesine muazzam bir hazineyi tanıyarak aydınlanmasına katkıda bulunmak demektir.
- Senaryo aşamasında sanırım bir mekân, daha doğrusu tarih, yer, kaynak taraması yaptınız?...
- Zamanım çok bol değildi. Elbette tarih, kaynak ve yer taraması yaptım ama gönül isterdi ki Hazret-i Mevlana için yapılacak bir filmin senaryosu çok önceden ısmarlanmış olsa da ben de birkaç yılı sırf araştırarak, derinlemesine öğrenerek değerlendirdikten sonra yazabilsem... Fakat takvim itibariyle 2007 önemli bir yıl. Bu yıla filmi yetiştirme düşüncesi, benim de hızlı hareket etmemi zorunlu kıldı.
- Çekimler doğal ortamlarda mı yapılacak. O günün kasabalarını canlandırmak.. Konya'yı?...
- Bunun için bir takım ortamlar yapay olarak hazırlanmak zorunda. Tabii bazı sahneleri mevcut korunabilmiş tarihi mekânlarda gerçekleştirmek mümkün. Fakat ciddi bir plato hazırlanması gerektiği açık...
- Başka dinlerden olup Mevlana hayranı olan, Mevlana sevgisiyle Müslüman imana kavuşan kimselerden söz ediliyor.
- Böyle çok insan var. Bunlarla ilgili çok hikâye biliyoruz. En son öğrendiklerimden biri de, tesadüfen yolu Konya’ya düşen bir İtalyan akademisyen, İtalyanca’ya çevrilmiş Mesnevi hediye edildikten bir süre sonra çarpıcı bir değişim yaşar, Müslüman olur, Mevlana âşıkı olarak Konya’nın müdavimi haline gelir...
- Ömer Lütfi'nin şüphesiz pek çok hayali, zihninde tasarladıkları vardır. Olmazsa dediğiniz büyük çalışmalardan bir kaçına ait ip uçları verebilirseniz. Mesela “Ali ile Nino...”
- Hayallerimden söz etmeyi sevmiyorum. Sizin bildiğiniz Ali ile Nino, zaten bir şaheser. Onun filmini yapmayı çok istedim. Fakat orada bana bir iş düşmüyor. Zaten güçlü bir roman var ortada. Bütün mesele yapımda... Kim bu filme yatırım yapacak, eserin hakkını verecek? Bu tarafı beni aşıyor tabii. Başkaca büyük tarihi konular var kafamda. Bunlar için istekli yatırımcı, yapımcı olması gerek önce...
- Biz, yine de romancı Ömer Lütfi'den kopamıyoruz. Bu çalışmalar da aynı zamanda bir seriden roman da olsa.. roman?
- Bu benim en büyük ukdemdir. Keşke sadece romanlarımla maişetimi temin edebilsem de başka şeyle uğraşmasam... Evet, çok önemli romanlar yazabileceğimi hissediyorum. Ayrıca kıyısından kenarından yazıyorum da. Fakat en büyük hayalim sadece bu işe kapanabilmek.
- Şiir ve beste?...
- Şiir benim için hal işidir. Eserse eser bir yerden, dökülür bir türkü... Şiir yazmaya oturmam. Beste ise başka iş... Hiç ama hiç musiki yeteneğim yok... Seyrek de şiir dökülüyor gönlümden.
- Ali Şir Nevai'den, Kaşgarlı'dan Gaspralı'ya dil sancısı? Var olmada bu kadar ilk sırada...
- Uzunca bir çalkantıdan ve tahribat sürecinden sonra Türkçe inşallah yeni yazarların elinde yükselmeye başlayacak. Aydınlar ve devlet Türkçe’ye savaş açmayı bıraktı artık, dilimizin gelişmesi kaçınılmaz. Sadece büyük yazıcılara ihtiyaç var... Yeni neslin büyük kalemleri Türkçe’yi yeniden şaha kaldıracak inşallah.
- Eklemek istedikleriniz?
- Çok teşekkür ederim.
- Asıl teşekkür bizlere ait. Ne kadar dar vakitte söyleştiğimizi biliyoruz Üstat’ım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder